Gösteri Sevinci
ABD - Türkiye maçının son dakikasında gelen gole Cüneyt Özdemir’in nasıl sevindiğini görmüş olmalısınız. Bu sevinç çok eleştirildi. Özdemir’in twiter paylaşımının altı, ona sataşanlarla doluydu.
Böyle bir sevincin alay konusu olması normal. Fakat gözden kaçmasın; bazı insanlar da Özdemir’den taraftı. Onlar da bu anlamı düşük gole çok sevindiklerini belirtti ve Cüneyt Bey ile empati kurdu. Hatta belki o kadar eleştiri gelmese, destek mesajları daha da artabilirdi.
Peki bu sadece, yaşadığı anı anlamlandıramayan birinin basit bir gol sevinci miydi? Ya da sadece milliyetçiliğin şovu mu? Yoksa, toplumun bir kısmından gelen destekten de anladığımız; vasatlığın sığınağı milliyetçiliğin ya da milliyetçiliğin güçlü kalesi vasatlığın iç içe geçen ilişkisi mi? Belki bu üçüncü ihtimali de gözden kaçırmamak lazımdır.
Öncelikle; Cüneyt Özdemir’e vasat demeyeceğiz. Kendisini sevmesek de yanlış tanımlama olur. 32. Gün programının zirve dönemindeki kadroya genç yaşında dahil olmuş birine ‘yetersiz’ denilebilir mi? O aslında zeki biri. Onun çabası, vasatlığın tahakküm kurduğu dönemde kendine yer bulma isteği.
Vasatlığın tahakkümü; Yıldırım Türker’in seneler önce yazdığı yazının ya başlığıydı ya da içinde geçiyordu. Tam hatırlayamadım ama şimdi ara ki bulasın. Ne Radikal kaldı, ne de Türker görünür. Bize sadece; bu günleri o yıllardan anlatan yazıların tortuları kaldı.
Yanlış olmasın; vasatlık, yani sıradanlık, benim küçümseyeceğim bir durum değil. Sıradan insan olmayı kabul edebilmek bir erdemdir hatta.
Fakat toplumun hep beraber vasatı daha değerli görmesi, daha değerli hissettirmesi de iyi değildir. Tamam bizler ‘sıradan insanlar’ olalım ve işimizle hayatımızla ilgilenelim ama birileri de toplumun önünden gidebilsin ve yol açsın. Yol açanlara yol vermek de bir yükümlülük aslında.
Vasatın iktidar olması ise sakıncalıdır. Yolları tıkar. Onun söz sahibi olması herkesi vasat olmaya iteceği gibi; ortalamanın ilerisinde olan her türlü olguyu da zararlı görmeye başlayacaktır.
Ayrıca sıradanların belli yerlere, belli noktalara gelme isteği (hatta şansı) şiddetli hale gelir. Devamında da geldikleri yerleri korumak isterler. Bunun için koruma güdüsü devreye girer. Koruma için duvarlar gerekir. Diğer yandan, ‘sivrilmek’ ise sakıncalı bir durummuş gibi hissettirilir toplumsal yaşama. Standart olan; işini ve konumunu korumak için kendini eleştirilmez bir noktaya getirmeye çalışırken, onu eleştirecek düzeyde olanların ‘zararlı’ etiketi alması faydalıdır. ‘Hainlik’ de bu noktada geçer akçedir. Haliyle ‘vatan için’ veya ‘millet sevgisiyle’ vurgusu, kötü yapılan işlerin/yetersizlerin önceden hazırlanmış zırhı veya özürü olarak üretilir.
Özdemir, o yüzden bir gole böyle seviniyor. Çılgınca veya upuzun olmasından bahsetmiyorum. Kamerayı koyarak, kameranın önüne geçerek ve videoyu paylaşarak. Gelecek için bir ‘vatan sevgisi’ zırhı hazırlamak için. Çünkü çok iyi biliyor ki, mevcut düzende ortalamanın önünden giden işler yapamaz (sivrilebilecek becerisi olsa da onun artık getirisi yok) ve aynı zamanda ürettiği vasatlığa gelecek eleştirileri de önceden eritmesi lazım.
Özdemir, sevincini herkes görsün istiyor. Bu konuda ender değil. Türkiye’nin çok geniş katmanları bugünlerde ‘herkes görsün’ istiyor; ne kadar milliyetçi, ne kadar vatansever, ne kadar makbul bir vatandaş olduklarını…
Faşizmin söylememe değil söyleme mecburiyeti olduğunu biliyoruz. Otoriter topluluklarda toplumun üyeleri, söylenmesi gereken cümleleri devamlı, yeri zamanı olmasa bile, sabah-akşam tekrar ederler. Bu sevinç de ona benziyor. Fakat sadece o da değil. Fazlası da var. Söyleme (gösterme) mecburiyetinin dışında, zaten bir gösterme isteği ve talebi de var. Yani sadece ‘bana hain demesinler’ korkusuyla, toplumun duymak istediğini söylemek değil. Aynı zamanda ‘Benim vasatlığım ortaya çıkmasın/eleştirilmesin, o nedenle makbul bir vatandaş olarak tanımlanayım’’ isteği.
Normal şartlarda; bir soruna çözüm üretme konusunda yetersizseniz, sorun çözenler sizin önünüze geçer. Aranan ve değer gören onlar olur. Fakat sorun çözenler ‘hain’, siz de ‘makbul’seniz; yani rakipleri değersiz hale getirmişseniz bu sayede rekabette geride kalmazsınız. Toplumun önceliği de ‘makbul olmak’ şeklinde belirlendiyse; bitti gitti… Sorun çözmek gibi kafa kurcalayan detaylı mesailer yerine, sloganlar ve hareketlerle kurtarabileceğiniz ‘milliyetçilik’ kartlarını oynamak hem daha kolay, daha az yorucu hem de lehinize bir durum haline gelir.
Bu paragrafa geri döneceğiz. Önce bu gol sevincinin aslında ne kadar gereksiz olduğundan bahsedelim. Hayal kırıklığıyla geçen bir turnuvanın, son maçının son dakikasında, hiçbir amaca hizmet etmeyen bir goldü. Türkiye Milli Takım tarihinin belki de en sevinilmeyecek gollerinden biriydi. Türkiye’nin ‘çılgınlar gibi’ sevinilecek çok fazla golü vardı oysa. Biz sevindik o yıllarda, o maçlarda… Fakat Özdemir’i daha önce Türkiye’nin çok daha kritik müsabakalarında görmemiştik. Bu duygulara yabancı olduğunu sadece tavırlarından değil, arşiv eksikliğininden de anlayabiliyoruz.
Sadece Özdemir’in değil; milli takım futbolcularının, yetkililerin, Özdemir’e mesaj atanların, bu gole sevinen herkesin tek dayandığı yer ‘vatan sevgisi’ değil. Yani bu anlamsız gole sevinmek, milliyetçiliği göstermenin yanı sıra vasatlığın kendini üretmesi ve onun savunulması için de elzemdi.
Kulüp maçlarından biliriz. Bir turnuvada, üstelik çok büyük umutlarla iştirak ettiğimiz bir turnuvada, beklediğinizden erken eleniyorsanız; sonrasında kazanılan bir formalite maçında kendinizi kandıran sevinçlere girmezsiniz. Tabi ki topçulara zulmedenlerle aynı pencereden bakmayız. Hatta belki “yenilsen de yensen de” deriz ama galibiyete sevinerek tüm hayal kırıklığını unutturmaya çalışmayız. Zira asıl mesai o anda başlar. Kulübü ayağa kaldırma veya reçete yazma veya öz eleştiri yapma zamanıdır.
Öz eleştiri önemlidir. Kurumlar kendilerini bu sayede yeniler. Sorumlular hesap verir. Yanlışlar ortaya dökülür. ‘Yapamayanlar’ gider, ‘yapabilenler’ gelir. Bunun dozu da zaman zaman aşıyor. Fakat söz gelimi Galatasaray’ın anlamsız golüne sevinen bir ünlü görmediğimiz gibi, anlamsız gole sevinen biri çıkınca, ona ‘Ben de öyle Galatasaraylıyım ki, aynen böyle sevindim” diyen de çıkmaz. Bu, kulüplerin ne kadar canlı olduğunun bir göstergesi ve belki ayrı bir yazı konu. Fakat esas olarak; taraftar-kulüp ilişkisi ne olursa olsun başarıyla haşır neşir olduğundan; bu şovlar anlamsız kalır. Yani; kulüple zaten en başından sportif amaçla ve devamında başarı için bir bağ kuruyoruz. Milli takım ise öyle değil. Onun varlığı bizim (toplum geneli) için sporla alakalı değil. O bizim başarı kazanma maksadımız veya sportif alandaki temsilcimiz değil; milliyetçi kartımızı oynamak için bir araç sadece. Yenilse de yense de…
Zaten vasat olanın kendine alan oluşturması için kulüp takımı pek işe yaramaz. Fakat belki de izlemediği, hatta önemsemediği bir milli maçın ardından (futbol sevmiyorsa bile bu mümkün) sevinen biri görünce kuyruğa takılmak istemesi bundan.
Gelelim yeniden ara verdiğimiz paragrafın devamına…
Eğer öz eleştiri kültürü olmazsa, vasatlık iktidarını kurar. Vasat kalıcı olur. Vasat olmak anlamlı hale gelir. Vasatın kendisi de oluşan ortamdan memnun kalır. Artık ona kapı açıktır. Toplumun talepleri yükselmiyorsa, vasatın hataları ve eksikleri de görülmez. Taleplerin yükselmemesi için öz eleştiriden kaçınmak gerekir. Öz eleştiriyi engelleyen de ‘yalan’ başarılardır.
Cüneyt Özdemir, işin sportif tarafında hiçbir zaman olmadı. Dünya Kupası’nda bile orayı hiç önemsemedi belki. Onun için önemli olan bir ‘vatanseverlik’ gösterisiydi. Zaten savunmasını da oradan yaptı. Desteği de oradan aldı. “duygulara tercüman olmuşsunuz’, benim yerime de sevinmiş” ‘içimizden biriymişsiniz Cüneyt Bey’, veya Özdemir’i eleştirenlere ‘vatansız’ diyenler ya da alkış mesajları, “bu galibiyet beni de uçurdu” nidaları onun zaten bu yola çıkış isteğiydi.
Milliyetçilik vasatlığı, vasatlık da milliyetçiliği böyle böyle yeniden üretiyor işte. Eğer yeteri kadar milliyetçiliği toplumun göze soktuysanız; artık vasatlığınız sorgulanmaz. Ya da vasatlığınız, konumunuzu koruma noktasında sizi zorluyorsa milliyetçiliğin geçer akçe olmasını istersiniz ve siz de bunu ayak uydurursunuz.
Tabi ki buradaki tek katalizör milliyetçilik değil. Esas olan bir ‘kimlik’tir. Kimliğe veya gruba ait olmak. Milliyetçilik bunun sadece en kolay yollarından beri. ‘Ben de sizdenim ve sizin gibiyim’ demenin kısa mesafesi. Milliyetçilik yerine; bir dine, bir tarikata, bir partiye, bir aileye, aşirete, SSCB’de komünizme, başka yerde başka bir ‘hava’ya mensup olduğunuzu da gösterebilirsiniz. Bulunduğunuz toplum ve iktidar sizden o anda ne talep ediyorsa…
Peki Özdemir’in hatası neredeydi? Yanlış zaman, yanlış maç seçimi! Futboldan biraz anlasaydı, bu sevincin olumsuz tepki de alacağını görebilirdi. Kendisi için Paraguay’a atılacak galibiyet golü ile ABD’ye atılacak bir golün farkı yoktu. Belki diğer iki maç için de hazırlanmış ama A Milli Takım, ona da bir ters köşe yapmıştı.
Bazen biz editörler ve içerik üreticileri de benzer planlamalar yaparız. Bir içeriği önceden üretir ve hazırlarız. Mesela bir takım şampiyon olacak gibi gözüküyorsa, önceden bir şampiyonluk hikayesi yazarız. Şampiyonluk günü acilen basmamız gerekecektir zira. Fakat şampiyonluk gecikirse veya son anda kaza yaşanırsa; içerideki bilgilere (heba olmasınlar diye) takla attırarak yeni bir içerik çıkarmaya çalışırız.
Özdemir de bunu denemiş büyük ihtimalle. Fakat takla attırmaya çalışırken, takla atan olmuş!
Bize de bu hikayeden geriye, milliyetçiliğinin gölgesine sığınan vasatlığın (veya tam tersinin) nasıl bir zehir olduğunu bir kez daha anlamak kalmış.



